THE LOBSTER

Bekarlığı hastalık veya yetersizlik olarak kodlayan bir düzende, 'uygun' olabilmek için kendinden vazgeçen insanlar tanıdık geliyor mu?

ELEŞTİRİ

Irmak Zeynep KÖSE

10/23/20269 min oku

Devlet gibi karşı koyulamayacak bir güç tarafından bastırılmış insanlar topluluğu. Devletin otelin kurucuları üzerinden resmedildiğini görüyoruz. Foucault’un “disiplin kurumu” kavramı otel üzerinden eksiksiz bir şekilde açıklanabilir. Bu kavram modern toplumun bireyleri nasıl denetlediğini, şekillendirdiğini ve itaatkâr/uysal bedenler haline getirdiğini açıklayan sosyolojik bir teoridir. Bu teoride bir topluluğun hapishane, tımarhane gibi bir yere kapatılması ve bedenlerini en verimli şekilde kullanmaya zorlanması konu alınır. The Lobster’da da otel, şehirden çok uzak bir yerde konumlandırılmış ve yalıtılmış bir ortam. Yani Foucault’un kavramında bahsettiği hapishaneye kapatılmış insanlar oteldeki insanlar oluyor. Sadece kapatılmıyorlar aynı zamanda bir disipline girmeye de zorlanıyorlar. İtaatkâr/uysal bedenlere dönüşmelerini de yine otel sağlıyor. Hem tamamen otelin koyduğu kurallara uyarak yaşamak zorundalar hem de ne yiyeceklerine, ne giyeceklerine, hangi hareketleri yapacaklarına, saat kaçta nerede olacaklarına, nasıl dans edeceklerine, kısacası her şeylerine otel karar veriyor. Yani hepsi otel yönetimi tarafından programlanmış birer uysal bedene dönüşüyorlar. Foucault “Panoptikon” metaforuyla bireyin sürekli izleniyor olma hissiyle kendi kendini denetlediğini söyler. Oteldeki hizmetliler ve çalışanlar tarafından sürekli gözlendiklerinin farkında olan insanların otel yöneticileri çevrede olmasa da kurallara uygun davranması Panoptikon metaforuyla açıklanabilir.

Çiftler otelde bir ay kalarak eş olmaya uygun olup olmadıklarını görüyorlar. Bir ayı düzgünce tamamlayanlar evlenip şehre geri gitmeye hak kazanıyorlar. Bu bir ay içinde çiftler arasında kavga çıkarsa otel yönetimi çiftlere bir çocuk veriyor. Yıllarca yaptıkları araştırmalar sonucunda birlikte çocuk bakmanın, ebeveyn olmanın çiftler arasındaki sorunların çoğunu çözdüğünü görmüşler. Bu da bizim toplumumuzda karşılığı olan, örneklerini çok sık gördüğümüz bir konu. Bir evlilik bitme aşamasına geldiğinde insanlar genelde çocuk yapıp sorunlarını bu şekilde çözmeye yatkın oluyorlar. Çocuğu evliliğin kurtarıcısı olarak görüyorlar. Bir çocukları varsa ve ona rağmen evlilikleri bitmek üzereyse ikinci çocuğu yapıyorlar. İlk çocuğun kurtaramadığı evliliklerini ikinci çocuklarının kurtaracağına inanıyorlar. Bir yandan da toplumumuzda çocuğu olan çiftlerin boşanmaması gerektiğine dair bir inanış var. İçten içe evli olup da boşanmak isteyen insanlar da boşandıktan sonra çocuğun psikolojisinin kötü etkileneceğini düşünüp süreci uzatabildiği kadar uzatıyor, hatta bazen asla affetmeyeceği şeyleri bile sırf çocuğu için affedebiliyor.

Yorgos Lanthimos, The Lobster’da kurduğu masalsı dünyayla insanlığın geçmişten günümüze evliliğe bakış açısı, birey olma serüveni, baskı altında sergilediği davranışlar, otoriteye karşı duruşu ve bunlar gibi daha birçok sosyolojik sürecine ayna tutuyor. Çok derinlikli, insanı içsel bir sorgulamaya sürükleyen bir film olduğu için herkese hitap ettiğini düşünmüyorum ama sevenin de çok seveceğine, izledikten sonra uzun bir süre film hakkında düşünmeye devam edeceğine eminim.

The Lobster auteur yönetmen Yorgos Lanthimos’un 2015 yapımı filmidir. Dışarıdan bakıldığında tamamen hayali bir dünyada inşa edilmiş, zamansız, distopik bir evrende geçiyor gibi görünse de aslında günümüzde toplumun ilişkilere bakış açısını, bireyler üzerinde kurulan baskıları, kişinin “ben” olma savaşını anlatmaktadır. Evli olmayan kimsenin yaşamaya hakkı olmayan bir dünyada eşi olmayan yetişkinler kırk beş günlüğüne bir otele kapatılıyor ve o otelde kendilerine uygun özellikler taşıyan biriyle çift olmaları bekleniyor. Eş bulamayanlar ise günleri bittiğinde en başta kararlaştırdıkları hayvana dönüştürülüp doğaya bırakılıyor. Hayvana dönüştükten sonra bile amaçları bir eş bulmak. Filmin adı da ana karakterin eşini bulamazsa ıstakoza dönüşmek istemesinden geliyor. Istakoza dönüşmek istiyor çünkü ıstakozlar yaklaşık yüz yıl yaşayan ve tür içinde eş bulma olasılığı yüksek olan hayvanlar. Bu çift olma dayatması aslında günlük yaşamımızda sürekli şahit olduğumuz bir konu. Bir otele kapatılıp çift olmaya zorlanan yetişkinler olarak düşünüldüğünde gerçeklik dışı gelse de Lanthimos alışılmadık bir yorumla toplumun bakış açısını, maruz bırakıldıklarını bir ayna tutar gibi topluma gösteriyor. Bekarlığı hastalık veya yetersizlik olarak kodlayan, mükemmel eşi bulmaya çalışan hatta birine “uygun” olabilmek için kendinden, kendi benliğinden ödün veren insanlar aslında ne kadar da tanıdık.

Günümüzde yaşamın tek bir biçimde var olabileceğini, olması gerektiğini düşünen ve bunun da aile kurmaktan geçtiğine inanan toplulukla; kendi başına var olabileceğine inanan, hayatını bir aile içinde bulunmadan da güzel bir şekilde kurabileceğini savunan topluluğun yansımasını filmde oteldekiler ve doğada yaşayan yalnızlar olarak görüyoruz. Yalnızlar otelin koyduğu kuralların tam tersi kurallara sahip. Otelden kaçanlardan oluşan ve ormanda ilkel şartlarda yaşayan insanların her şeyi yapma özgürlükleri var ama biriyle ilişki yaşamaları kesinlikle yasak. İlişkileri olduğu takdirde uygulanan ağır cezalar bile var. Film iki tamamen zıt grubun birbiriyle savaş halinde oluşunu anlatıyor. Oteldekiler yalnızlardan birilerini yakalarsa hayvana dönüştürüyorlar. Yalnızlarsa oteldeki çiftlerin gözünü açmaya, onlara o çok kutsal gördükleri ve vazgeçilmez saydıkları çift olma durumunun aslında şişirilmiş bir balondan ibaret olduğunu göstermeye çalışıyorlar. Bu da günümüzde evlenmemeyi tercih eden belli bir yaş üstündeki insanlara sürekli çevreden evlilik baskısı yapılmasına, “Hala düzgün birini bulamadın mı bak

yaşıtların çocuk bile yaptı.” cümlelerinin havada uçuşmasına; çok genç yaşta evlenip anne baba olanlaraysa akademik kariyer yapmayı tercih edenlerin üzülerek bakmasına, “Ne kadar genç yaşta anne baba olmuşsunuz, ben sizin yaşınızda daha sınava çalışıyordum.” gibi cümleler kurulmasına tutulan bir ayna. Toplumda kendiyle aynı görüşte olmayan, hayata farklı açıdan bakan kimseye saygı duyulmadığını da çok net gösteriyor. Kimsenin “ben” demeye hakkının olmadığı, herkesin toplu alınmış kararlara ve kurallara uyması gerektiği bastırılıyor. Kişilerin engel olamayacağı kadar büyük bir güç tarafından bastırılması, baş kaldıranın cezalandırılması, kimsenin farklı görüşlere açık olmaması, karşı görüştekini yok etme dürtüsü geçmişten günümüze hem kendi toplumumuzda hem de dünyada sürekli olarak gördüğümüz, şahit olduğumuz şeyler. Fikir ayrılıklarının konuları tamamen farklı olsa da ülkemizde darbe sonrası gençlerin sağcılar ve solcular olarak iki gruba bölünmesi ve kendi fikirlerini ölesiye savunmaları, kurtuluş bulmak için farklı yollara başvurmaları The Lobster’daki iki grubun kavgasına çok benzer izler taşıyor. Aslında ortada iki grubun da elinde olmayan, hepsinden büyük bir güç tarafından alınan kararlar doğrultusunda ortaya çıkan durumlar var ama bu gruplar çözümü birbirleriyle kavga etmede, birbirlerini yok etmeye çalışmakta buluyorlar. Sonuca baktığında herkes kaybetmiş oluyor çünkü kimse birbirine zarar vermekten öteye gidemiyor. Hiçbir savaşın kazananı olmadığı gibi bu savaşların da olmuyor

Aristoteles Politika’sında insanı siyasal bir hayvan olarak tanımlamış ve sitenin dışında kalanların yalnızca Tanrılar ve ehlileşmemiş hayvanlar olduğunu belirtmiş. Bu görüş de aslında The Lobster’da kurulan dünyayla birçok açıdan birleşiyor. Filmde “sitenin dışında kalanlar” otelin hayvana dönüştürüp doğaya bıraktığı insanlar, yani ehlileşmemiş hayvanlar ve yalnızlar oluyor. Aristoteles’in cümlelerinde de insanın tek başına bir birey olarak var olamayacağı görüşü hâkim. Kurulan distopik dünyada her şey bu düzene uygun tasarlanmış. Filmin kendi içinde yıllardır süregeldiği belli olan bir kültürü var. Mesela otelde tiyatro oyunları sergileniyor ve o oyunlar bile kişinin tek başına hayatını devam ettiremeyeceği mesajını içeriyor. Yolda tek başına yürüyen kadın saldırıya uğrarken eşiyle birlikte yürüyen kadın saldırıya uğramıyor ya da tek başına yemek yiyen bir adam boğazına bir şey kaçtığı için ölürken eşiyle birlikte yemek yiyen adamın boğazına bir şey

kaçtığında eşi onu kurtarıyor. Kendi toplumumuza, kendi kültürümüze bakarsak da bu hep böyledir. Yıllardır alışılmış, kabul edilmiş bazı yargılar vardır ve bunların doğru olduğunu kanıtlamak; bunları gelecek nesillere empoze etmek için hep belli başlı yollara başvurulur. Çocuklara anlatılan masallardan yetişkinler için oluşturulan içeriklere kadar her yerde bunu görebiliriz. Masallar hep prensesin beyaz atlı prensini bulması, onunla mutlu mesut bir yuva kurmasıyla biter. Herkesin beklediği, alışıldık mutlu son kırk gün kırk gece yapılan düğünlerdir. Televizyon dizilerine bakacak olursak onlarda da sezonlarca kavuşamayan aşıkların hikayesi anlatılsa bile sonunda evli, mutlu, çocuklu bir aile kurduklarını ve bu şekilde mutlu olduklarını görürüz. Hatta çoğu dizide başına buyruk, kendi başına bir hayat kurmuş ve bundan gayet memnun olan, evlenmeyi hiç düşünmeyen bir ana karakterin âşık oluşunu, bu aşkla sınanışını ve sonunda kendinden bile vazgeçecek seviyeye gelerek aşkı için her şeyi yapışını izleriz. Çünkü toplumun bakış açısında doğru olan, olması gereken budur. Toplumun bakış açısındaki “aile” kurallarına uymayan, alışıldık dışı projeler yapıldığında RTÜK’ün o projelere “Aile yapısını bozmak.” gerekçesiyle milyonlarca liralık para cezaları kestiğini, hatta projeleri yayından kaldırdığını görürüz. Bizim dünyamızda, bizim kültürümüzde işler Lanthimos’un kurduğu dünyadan farklı işliyor olsa da aslında ikisi de aynı yere çıkıyor, film bize bizi bambaşka bir dünyadan izleterek anlatıyor.

Kişilerin kendilerini koydukları durum da çok ilginç. “Kendine uygun olanla birlikte olmak zorundasın.” kuralı yüzünden insanlar sürekli olarak kendilerini değiştirmeye, bir başkasına benzemeye çalışıyorlar. Bir adam sırf kadın onunla çift olmayı kabul etsin diye sürekli burnunu bir yerlere vurarak kanatıyor çünkü kadının en belirgin özelliği sürekli burnunun kanaması. Hatta “Eş bulamadığım için hayvana dönüşmektense her gün burnumu kanatarak insan olarak yaşarım.” gibi bir cümle kuruyor. Film, insanlar üzerinde kurulan baskıların sonuçlarını çeşitli yönlerden görmemize olanak sağlıyor. Yine kendi hayatımızdan örneklendirecek olursak çoğu durumda insanların kendilerini birilerine kabul ettirmek, sevdirmek için olmadıkları biriymiş gibi davrandığına şahit oluyoruz. Bir işe kabul edilmek için olduklarından tamamen farklı bir imaj çiziyor, yapamadıkları şeyleri yapıyormuş gibi davranıyorlar. Hoşlandıkları bir insanın ilgisini çekmek için aslında yapmaktan hiç keyif almadıkları şeyleri yapıyor, sırf birini etkileyebilmek için ilgi alanları olmayan konularda bilgi

edinip yeri geldiğinde kullanıyorlar. Toplumda var olabilmek, kendilerini kabul ettirebilmek için benliklerinden vazgeçiyorlar. Çoğunluktan farklı görüşlere sahip olanlar dışlanma korkusundan kendi fikirlerini savunamıyor, hatta dile bile getiremiyorlar. Bu da Elisabeth Noelle-Naumann’ın suskunluk sarmalı kuramına çok güzel bir örnek oluşturuyor. Filmde de aslında içinde bulunduğu durumu doğru bulmayan, bu durumdan kurtulmak isteyen bir sürü insan var ama korkularından kimseye hiçbir şey söyleyemiyorlar. Otelin her türlü işinde kullandığı hizmetçi bile aslında otelden kaçıp yalnızlarla yaşamak istiyor. Hatta kaçarken ana karakter olan David’e yardım ediyor ve ondan bir süre sonra kendisi de kaçarak yalnızlara katılıyor. David’e yardım ettiği ana kadar hiç halinden şikayetçi olduğunu ya da kurallara karşı koyduğunu görmüyoruz. Filmin başından sonuna susturulmuş, bastırılmış, fikirlerine ve duygularına el koyulmuş insanların kapatıldığı ve onlara mutluluk vaatlerinin satıldığı mutsuzluk dolu bir otel izliyoruz.

KAYNAKÇA:

1. Aristoteles (2013) Politika.

2. Foucault, M. (2006) Hapishanenin Doğuşu.

3. Balcı, M. E. (2017) The Lobster: İnsanat Bahçesi veya Burada Olmanın Sosyolojisi Üzerine.

4. Kaya, Y. (2015) Toplumsal Kuralları Altüst Eden Film: “The Lobster”.

5. Şahin, A. (2022) The Lobster ya da Yalnız Kalma Hakkının İhlali.

YUGA© 2026

Yedinci Sanat sadece bir web sitesi değil, yaşayan bir topluluk.

Gözden kaçırdığın sahneleri beraber yakalayalım.

Haftalık bültenimize kayıt ol; en yeni film eleştirileri, kimsenin dikkat etmediği teknik detaylar ve topluluğumuzdan gelen en çarpıcı yazılar doğrudan gelen kutuna gelsin.