Nosferatu
Aslında bugünlerde bile hala daha Nosferatu’yu anmamızın onu ayrı bir yere koymamızın sebeplerinden biri de Alman Dışavurumculuğunun ve korku türüne geçişin eşik hali olmasından kaynaklanır. Bu yüzden de sadece korku filmi olarak kalmaz. Korkunun nasıl görselleştirileceğini de öğreten bir filmdir.
Alman Dışavurumculuğunun önemli isimlerinden biri olan F.W. Murnau tarafından yönetilen film, vampir mitini sinemada ve kullandığı görsel olanaklarla yeniden inşa eder. Korku sinemasının erken dönem örneklerinden sayabileceğimiz Nosferatu, gizemli bir adam olan Kont Orlok (Max Schreck) ile anlaşma yapmak için Transilvanya’ya giden genç emlakçı Thomas Hutter (Gustav von Wangenheim) arasında geçer. Zamanla Hutter, Orlok’un garip davranışlarını fark eder ve onun bir vampir olduğundan şüphelenmeye başlar.
Filmdeki korku unsurları sinsice içimize işler ve insanların bilinmeyene olan korkusuyla bizi kenara sıkışmış hissettirir. 1. Dünya savaşı sonrası dönemin kasvetini ve siyası ortamını da ele alacak olursak Nosferatu birçok şeyi özetleyen türden. Köşelere sinen, karanlığa çekilen ve korkuyu ekranda bir anda belirmesiyle kendini gösteren vampir, içsel çürümenin temsili olarak konumlanır. Bu bağlamda Orlok’un bedeni ve varlığı dönemin genel kaygılarını, hastalık korkusunu ve ‘öteki’ye duyulan tedirginliği görünür kılar. Öteki denilen şeye güdülen tedirginlik ise Freud’un Tekinsiz (Das Unheimliche) metninde bahsettiği gibi, tekinsiz yani bizim ötekileştirdiğimiz şey gizli kalması gereken şeydir. Tekinsiz; bir zamanlar tanıdık, bildik olanın bastırma yoluyla benliğe yabancılaştırılmasıdır. Bir nevi bilinçdışına izlenmesi sonucu oluşur ve açığa çıktığında ne eski tanıdık haldedir ne de tümüyle yabancıdır. Bu da korkunun kaynaklandığı yere yani bastırılmış olana işaret eder. Bu yüzden Orlok’u bizler ötekileştirir ve tekinsiz bir varlık olarak görürüz. Murnau’nun anlatımı yalnızca anlatmak üzerinde değil görsel estetik aracılığıyla da dönemin ruh halini yansıtır.
1.Dünya Savaşında yaşanan vahşet, kıyım, açlık ve insanın insana yaptığı akıl almaz işkenceleri gören sanatçıların kendi dallarında bu acıyı dile getirmişlerdir. Dışavurumculuk güç kazanmış tüm sanat dallarında ifade bulmaya başlamıştır. Almanya sinema alanında bu akımın başını çeken ülkelerden olmuştur. Almanya’nın çöken ekonimisi doğrultusunda çekilen filmler düşük bütçeli olmuştur. Bu da insanın iç dünyasını kendi algısal boyutunda dışarı vurmak için ekspresyonist filmler yapılmaya başlanmıştır.
En kritik noktalardan biri de vampirin arzu nesnesine dönüşmemesidir. Arzulanan şey vampirin vaat ettiği halidir. Kaçınılması gereken şeydir ve gücü hastalıklıdır, iticidir. Dönemin getirisiyle birlikte korkuların bir yansıması olan vampir zaman içerisinde birçok değişikliğe uğrasa da günümüzde ‘korkulan’ değil de daha çok ‘arzulanan’ bir metafora dönüşmüştür.
Peki insanlar neyden korkmayı bırakmışlardır? Bir zamanlar korkuları beyaz perdede somutlaştırmaya yarayan varlık zaman içerisinde neden çekici kılınmıştır? Bu dönüşümü perdede somut olarak şöyle aktarabiliriz: 1931’deki Drakula ile vampir hala korkutucudur ancak Orlok’a göre daha karizmatik kılınmıştır. Filmde Drakula karakterine hayat veren Bela Lugosi’nın duruşu, sesi ve bakışları ilk defa bu yıllarda estetik olarak değişime girer. Tür korku olarak kalsa da kapılar aralanır ve herkesin olmaktan korktuğu ya da ürktüğü yaratık artık izlenesi bir figüre haline dönüşür
Film sektöründe istenen şeyin seyircinin bağlılığı olduğunu unutmamak gerekir. Nosferatu döneminde sinema deneysel, tekil ve daha çok dönemin koşullarını somutlaştırarak anlatmakken bu tarz varlıkların aktarımı da karakteri ya da filmi sevdirmek olmamıştır. Filmin realist olması ve insanı sarsması yeterlidir. Film ile seyirci arasındaki mesafe korunur. Canavara sempati beslenmez onunla özdeşilmez. Tam da bu kısımda artık yıllar geçtikçe ve sektör büyüdükçe fark edilen şey seyircilerin sadece izlemek ya da korkmak istemediğidir. Film endüstrisi değişir ve bu açıdan türler farklılaşır. Özellikle korku türü gibi bir tür bile artık sadece korkutmakla kalmaz; özdeşlik ve bağ kurmak ister. Bu bağlamda vampir figürünün estetikeştirilip dönüştürülmesi de arz-talep meselesidir denebilir.
Modern film endüstrisinde vampirlerin daha estetik hale getirilmesinin birçok işlevi görülür. Karakter merkeze alınır ve hikaye karakterin etrafında döner. Devam filmlerine uygunluk da oldukça önemlidir çünkü artık kimse Orlok’un gölgesini izlemek istemez ama Orlok’un tam tersi olan karizmatik bir karaktere sempati besler. Türler arası geçişe olanak tanırken pazarlanabilirlik güçlenir. Önemli kısımlardan biri de yıldız oyuncular ve hayran kitlesidir. Henüz sinemanın havuzuna dalmamış ortalama bir izleyici için görmek istediği şey hikayeden bağımsız sevdiği bir oyuncuyu izlemektir. Buradan hareketle film endüstrisi yıldız oyuncuları kullanarak duygusal bir yatırım nesnesine dönüştürür. Örneğin, Nosferatu’daki Nosferatu karakterine hayat veren Max Schreck’in gerçekten vampir olduğu söylentisi dolaşır çünkü seyirciler onu insanlıktan çıkarmıştır. Bugünse vampiri oynayan oyuncu insanlığın idealize edilmiş halidir. Güzel, karizmatik, baştan çıkarıcı, ulaşılmaz ama hayran olunabilir. Bu da sektörün bilinçli bir tercih üzerinden gittiğinin kanıtıdır. Artık tehdit olunmaktan çıkartırılır, güvenli bir risk ve kontrollü bir karanlığa dönüştürülür.
1970’lerde çıplaklık ve cinselliğin kabul görmeye başlandığı sinemada, Daughters of Darkness – Kırmızı Dudaklar (1971), Sangue per Dracula – Blood for Dracula (1974) gibi filmler sayılabilirken tür, bu yıllarda vampirler için cinsel özgürlük temasının işlendiği yıllar oldu. Ayrıca sadece vampirler için değil, bu yıllarda gösterilen vampir figürü de cinsellikle birleşince insanların bastırdığı arzulara dokunmak için biçilmiş kaftandı.
Franco Moretti, Mucivezi Göstergeler kitabında bir başka yazardan alıntılayarak durumu şöyle açıklıyordu: “Drakula, bastırılmış Viktoryen libidosunun muazzam gücüyle tıkıldığı yerden kurtularak kendini hapseden baskıcı toplumu cezalandırması olarak görülebilir. Drakulanın Viktoryen düşmanlarının ağırbaşlı hanımlarına yaptığı en dehşet verici şey, onları haz düşkünü kılmaktır.” Dolayısıyla vampir ısırarak arzuyu herkese bulaştırır. Bu aynı zamanda hem cezbedici hem de korkutucu bir arzudur.
1980’lerden itibaren yeni bir kabuğa büründü. Deri ceketli karakterler, rock müzikler ve çete halinde gezen motorcular artık yeni vampirlerin yüzü olmaya başlamıştı. Neo-Western türünün doğuşu, yol filmlerinin yeni düzeni ve sonsuz aşkın gerçek olmayışının kabullenişiyle birlikte sonsuz yaşamla lanetlenmiş vampirler bir araya gelmiş ortaya yeni bir tür daha çıkmıştı. Near Dark – Karanlık Bastığında (1987), The Lost Boys – Kayıp Çocuklar (1987), Fright Night – Komşum Bir Vampir (1985) gibi filmler örnek gösterilebilirken korku-komedi gibi bir tür de bu bağlamda iç içe işlendi.
1990’lı yıllara damgasını vuran, popülerliği ve yıldız geçiti kadrosuyla bilindik film; Interview With the Vampire – Vampirle Görüşme (1994) vampir filmleri dendiğinde akla ilk gelen yapımlardan sayılmaktadır. 2000’lere gelindiğinde Twilight (Alacakaranlık), The Vampire Diaries gibi yapımlarda tür romantik ve fantastiğe evrilir.
Buna takiben yıl içerisinde değişen ve gelişen türle birlikte günümüze yansıtılan korku artık dekoratif bir unsura dönüşürken vampir kavramı ‘farklılık’ haline geldi. Zamanla insanlar dışarıdan gelecek tehlikelerden, bilinmeyenin mutlak tehlike olduğu fikrinden, bedenin ve arzunun tek başına felaket olduğundan korkmayı bıraktılar. Korkunun merkezi dıştan içe kaymaya başladığında insanların ihtiyacı, görmek istedikleri ve hazza ulaşma fikri cazip kılınmaya başlandı. İnsanların korkusu da sıradan olmak, ölümlü olmak ve görünmez olmak, arzuları bastırmak gibi modern insanın korkularına evrildi.
Sinema da bu noktada korku haritasını yeniden düzenledi ve korkunun yönünü değiştirdi. Tıpkı insanların korkusunun yönünün değişmesi gibi. Modern toplum ve sinema, bilinmeyeni yok etmedi. Anlamaya ve evcilleştirmeye yöneldi. Beyaz perdeye de sunulduğu gibi karakterler daha derin bir eksen etrafında oluşturularak seyirciyle empati yaratmaya odaklandı.
Korku sinemasının ideolojik ve estetik temellerini atan Nosferatu (1922) türü biçimlendiren ve temel unsurları belirleyen bir film olmuştur. Bugünkü gibi net kurallara sahip olmayan sektörde klasik anlatı yapılarından çok duygu ve atmosfer olarak çalışır. Yani korkunun halini yansıtırken hem dönem hem de insanların psiklolojik durumları hakkında bilgi edinmemizi hatta analiz etmemize olanak tanır. Bundan yola çıkarak Murnau, bize elbette canavarı veya tehditi gösterir ancak onu açıklamamasıyla seyirciyi hazza da sürüklememiştir. Onunla yaşamaya, ondan korkmaya ve önlem almaya olanak kıldı. Aslında bugünlerde bile hala daha Nosferatu’yu anmamızın onu ayrı bir yere koymamızın sebeplerinden biri de Alman Dışavurumculuğunun ve korku türüne geçişin eşik hali olmasından kaynaklanır. Bu yüzden de sadece korku filmi olarak kalmaz. Korkunun nasıl görselleştirileceğini de öğreten bir filmdir. Işık, gölge, çarpık mekanlar ve bedensel deformasyon gibi etmenler türün sonradan alıp standartlaştıracağı şeylerdir. Nosferatu bugün hala daha insanı rahatsız eden bir yapıya sahip olarak kalır. Çünkü henüz insanların memnun edilmediği erken dönemde seyirci ve korku belirli mesafede durur, bu mesafe korunur. Bu da türün kökenine yerleşen bir başyapıt olarak anılmaya devam eder.


Korku sinemasının erken döneminde, gotik anlatı geleneği ve Alman dışavurumculuğu estetiği ile kesişen bir türsel melezlik sağlar. Bu yüzden buradaki vampir metaforunu açıklamak da birkaç cümleye sığmaz. Orlok her şeyden önce tuhaf ve uzaklardan gelmiş bir yabancıdır. Geldiği yer uzak, dili garip, bedeni tanıdık ama bozuktur. Uzun tırnakları, uzun boyu, kocaman gözleri, kemirgen dişleri ve sivri kulaklarıyla ürkütücüdür. Toplum tanınmayana ve bilinmeyene karşı olan şeye korku bu korku bedenselleşir. İnsanların böyle bir garipliğe karşı geliştirdiği duygu ‘bizden değil’ algısı olmuştur.Ancak durum burada bitmez. Murnau’nun Nosferatu’su aynı zamanda salgını da temsil eder. Çünkü vampirin şehre gelişiyle birlikte fareler, hastalık ve ölüm yayılır. Günümüzde hepimizin kafasındaki genel vampir düşüncesini yıkar. Çünkü Orlok’un kan emiciliği onları vampire çevirmez ya da sadece kan emmez; bulunduğu yeri artık yaşanmaz hale getirir. Bu kısımı da savaş sonrası dönemin travmasına bağlayabiliriz. Yıkım, hastalık ve dünyayı kasıp kavuran kitlesel ölümler… Yani Orlok bir birey değil bir bulaşma halidir. Kısacası vampir figürü bastırılmış korkuları görünür kılar.


Dışavurumculuğun (Ekspresyonizm) ortaya çıkışı da 1. Dünya Savaşı öncesinde olsa da savaş sonrası yaşanan felaketlere paralel olarak varlığını güçlendirir. Bu akım doğal olana karşı çıkar ve bireyin kendi algısı içinde, düşünce ve duyguların dışarı çıkarılmasını önemser. “Akımın yaklaşımına göre sanatın gayesi sanatçının iç dünyasını çizgi ve renkler aracılığıyla yansıtmaktır. Buna göre iç dünyayı, duyguları daha güçlü ifade etmek için deformasyona başvurulabilir, renkler doğal özelliklerinden kopartılabilir” (Erden, 2020:145).


“Alman Dışavurumcu sinemasında insanın iç dünyası, delilik, kötülük gibi konular ele alınırken, bu akımı sinema tarihinde önemli bir yere getiren nokta ise bu konuların sinemanın anlatım araçları ile ele alınış ve seyirciye aktarılış biçiminden kaynaklanmaktadır. ” (Tuğyan, 2017:305). Alman Dışavurumculuğunun temel fikri de budur. Toplumun bilinçaltı perdeye yansır.
KAYNAKÇA
- https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/2470494 (Dışavurumcu “Dr. Caligari’nin Muayenehanesi” ile Yeni Gerçekçi “Almanya Sıfır Yılı” Filmlerinin Atmosfer Yaratımı Bağlamında Karşılaştırılması – Nesli Meriç Sanioğlu )
- https://www.ontodergisi.com/sayilar/tekinsiz-ve-psikanaliz-uzerine (‘Tekinsiz’ ve Psikanaliz Üzerine – Özgün Taktakoğlu – İstanbul Üniversitesi Arş. Gör.)
- https://www.birgun.net/makale/vampirin-tekinsiz-arzusu-17921 (Rahmi Öğdül – Vampirin tekinsiz arzusu)


